| | ||||||||||||||||||||||||
SÜRDÜRÜLEBİLİR MİMARLIK VE KIRIKKALE
SÜRDÜRÜLEBİLİR MİMARLIK VE KIRIKKALE (SEMPOZYUMUN ARDINDAN) Aylar öncesinden mail kutularımıza düşen uluslar arası bir sempozyum haberiyle, iki mimar arkadaş havalara uçmuştuk. Sonunda, dünya mimarlığının peşinden koştuğu, üniversitelerde kürsüleri açılan günümüzün en önemli konuları ekoloji, enerji etkin tasarımlar ve sürdürülebilirlik konuları, uluslar arası katılımcıların olduğu bir sempozyumla yanı başımızda yani Ankara’da tartışılacaktı. Tüm programlarımızı 26-28 Mayıs tarihlerine göre planlayarak geçen hafta içi bu önemli toplantıya kurumumuzu temsilen katıldık. Dünya bu kadar küçülmüşken, “biz neler yapıyoruz uzaklarda neler oluyor” u görmek ve karşılaştırmak açısından verimli iki gün geçirdik. Genel çerçevesi ilk olarak 1987 yılında Brundtland Raporu ile çizilen sürdürülebilirlik kavramı, "Bugünün gereksinimlerini, gelecek kuşakların gereksinimlerini karşılama yeteneğinden ödün vermeden karşılama" olarak tanımlanmıştır. Sürdürülebilir mimarlık; üretim, yapım ve kullanım sürecinde bir yapının enerji tüketimini azaltmayı, çevreye yaydığı kirliliği minimuma indirmeyi, doğal kaynakların da tükenebileceğinin farkına vararak kullanımında özen gösterilmesini hedeflemektedir. Bu bağlamda, bizim yararlandığımız çevreden gelecek kuşakların da yararlanabileceği mimari tasarımlar yapılması gerekliliği ortaya çıkar. Dünyadaki enerji tüketiminin yaklaşık % 50'sinin binalar tarafından harcandığı bilinmektedir. Binalar sadece ısıtma, aydınlatma gibi kullanım sürecinde enerji harcamakla kalmaz, yapım aşamasında kullanılan malzemelerin üretimi, taşınması için de enerji kullanımını gerektirir. Ayrıca fosil kaynaklı tükenebilir enerji yerine rüzgar, güneş gibi alternatif enerji kaynaklarının kullanımı ve mimari tasarım ile bütünleştirilmesi bir yapının sürdürülebilirlik ölçütleri içerisindedir. Eveeet, bizim de çoook uzun zamandır takip ettiğimiz ve çoğunu ezbere bildiğimiz tüm bu konuları iki gün boyunca farklı ayrıntılarıyla çok geniş kapsamda ele aldık. Bilmediğimiz her şeyi de öğrendik. Kürkçü dükkanına döner dönmez de “şimdi biz ne yapmalıyız?” sorularıyla baş başa kaldık. İneğe suni yem yedirip saman balyalarından evler mi yapacağız, yoksa Samsun yolu kenarındaki on katlılarımızın çatılarına rüzgar tribünleri mi takacağız? Ya da altı aydır akraba olduğumuz apartman yöneticilerine “Durun!.. xps zararlı gazlar içeriyor, cephelerinizi foto voltaik panellerle kaplayacaksınız” deyip projemize yeni bir boyut mu getireceğiz? İşin şakası bir yana, teori ve uygulama, akademik çalışmalar ve yerel yönetimler arasında öyle korkunç uçurumlar var ki “sanat sanat içindir” anlayışına doğru ilerliyor. Varsıl coğrafyalarda uygulanabilecek, ön yatırım maliyetleri ile Türkiye bütçesini aşan tasarımlar, yöntemler bir yerlerde tartışılıyor. Ama ortada bir gerçek var, biz bu işin neresindeyiz? Şimdilik bin metrekare inşaat alanını aşan binalarda merkezi doğal gaz ısıtma sistemi yapıyoruz. Belli mi olur, gün gelir şehrimizde ekolojik apartmanlarda oturmak da moda olur. İnsanlar, “bizim apartmanda atık su kanala verilmiyor bahçe sulamada kullanılıyor. Yok efendim bizimkinin çatısı enerji üretiyor, bizim evin betonunda uçucu kül kullanılmış” cümlelerini kurarlar. Ne diyelim her şey hayal etmekle başlar.
|
KÖŞELİ YAZILAR
HABER ARASON YORUMLANANLAREN ÇOK OKUNANLAR |
|||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||